Sevgili Aşk, sana bu satırları yazarken ben…

Birol Boyacıoğlu

Tıklım tıkış bir kalabalığın tam ortasındayım. Akıntının tersine yürümeye çalışıyorum. İtilmeye, sarsılmaya, durdurulmaya ve yön değiştirmeye zorlanmama rağmen. Dip dibe bu kadar samimi olunca kalabalığın kendisiyle, sana sorasım geldi:

Niye bu kalabalığa uğramadın? Hayır, uğradıysan niye uzun kalmadın? Yok, yeteri kadar uzun kaldıysan niye terk ettin? Hadi madem terk ettin, niye izini bırakmadın?

Bu koca kalabalığın mutsuzluğunda ilerleyebilmek için mutluluk ustası olmak lazım. Yoksa akıntının mutsuzluğuna kapılıp dibi boylar, içinden çıkamayan. Hep söylenir ya “Biz ne ara böyle olduk?” diye, işte soruyorum; koca bahar geldi, yaz geldi gelecek, havada senin kokunu bir tek ben mi alıyorum? Kimseye laf edemem, hayatın koşturması, telaşı, hırçınlığı ve sorumluluğunun yükleri altında; kimin, neyin kokusunu duyabileceğini söylemek haksızlık olur. O yüzden de onlara söylemek yerine sana haber vermek istedim.

Ya seni nasıl aranacağın unutuldu ya da senin de yerini organik olmayanlar doldurdu. Böylece senin peşinden koşmak için de ekstra bir çabaya gerek kalmamış olabilir. Artık tüm güzellikler zahmetsiz elde edildiği için tüm kolaylığı ile geliyor hayat bize; ya bir telefonla ya bir mesaj atarak, olmadı kapıda ödeme ile.

“Gülünecek ne var?” diye hoşgörülmeyen bir davranış gibi çok mu azar işittik acaba, kendi kendine gülen kimse göremedim bu koca kalabalıkta. Kendi kendine konuşanlar bile, kendine değil telefonun öbür ucundakine güler durumda.

Seni özleyenler olmuyor mu gerçekten? Oysa duyduğum tüm laflarda sana olan hasret anlatılıyor. Çalan müziklerin baş tacı durumundasın tıpkı senin gidişin üzerine yapılan kederli şarkılar gibi. Gerçekten Sen gelseydin, gider miydin ve gidişin böyle kederli olur muydu?

Hayatımızın kalbindesin orası kesin de bedenimizin kalbinde senin yerine ne var?

Hepimiz bu mutsuzluk denizinde yüzmeye alışık değiliz. Dibe batmayınca göze batıyor, yüzmeyi bilen. Uzaylı gibi mutluluğu eşsizleştiriliyor. “Mutluyum!” demek yerine “Eh işte” tercih ediliyor. Sanki borç isterler de, -veremem zaten zor elde etmişim- diye. Hani bilmesem diycem ki; insanlık; ölmeden önce son kurşunu da sana sıktı.

Belki biz biraz yorulduk, çünkü kalabalığın gücüne direnmek zor, suyun üzerinde kulaç atmak için. Hangi sebepten olursa olsun bulduğumuz ya da bildiğimiz tek bir sebep bile bizim pes etmemizi kolaylaştırıyor. Yokluğunun farkında bile olamayacak kadar alışığız sensizliğe gibi bir durum var. Kabullendik, sevmek ile sevilmek arasında nerdeyizi bize alışkanlıklarımız gösterir oldu. Hayatla yarışır gibi mutsuzluk akıntısının önde gideni olmak için koşturuyoruz.

Biraz kendini göstersen diyorum. Çok değil elbette, koca bir Aşık dünyaya tahammül etmeye hazır olmayabiliriz belki ama zaten içimizde ışıl ışıl pırıltısı olan sevgiye bi dokunsan.

Minik bir dokunuş mutluluğu evde bırakmamızı engeller belki, sevgi sadece sevdiklerimize yapılan bir yatırım aracı olmaktan çıkar belki.

Sen de el atmazsan gönüllere, bilesin ki kırık kalacaklar hayata. Oysa hiç birimizin bir diğerinden daha değerli bir kimyası yok taşıdığı bedende. Tıpkı senin içinde bulunmadığın hiç bir kimyanın olmadığı gibi bedenlerimizdeki. Sadece biraz dürtülmemiz gerekiyordur belki gerçek alemde de. Senin varlığının farkına varılması için, içimizdeki !

Senin de işin zor. “Daha kendilerini kendilerine sevdiremediklerim varken başkalarını nasıl sevdireyim kolayca” derdindesindir. Haklısın. Muhtemelen yazması kolay diyorsundur bana da ama ben de yazmakla yetinmiyorum bilesin, etkinlik düzenledim, söylemeye başlıyorum 15 Haziran günü. En azından okuyanlar dışında gelenlere de anlatırım senin varlığını, güzelliğini, eşsizliğini, yok edilemediğini, kaybolmadığını, hep var olacağını.

Bize iyi bak, sevgiler.

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir